KALBİN HÜRRİYET BEYANNAMESİ: TASAVVUFTA ZÜHD VE DÜNYAYI AVUÇLARDA TUTMAK
Avuçlarınızı sımsıkı kapattığınızı ve yıllarca öyle beklediğinizi düşünün... Kaslarınızın nasıl gerildiğini, ellerinizin nasıl yorulduğunu, tırnaklarınızın etinize nasıl battığını hissedin. İşte insan, bu kısacık ömründe dünyayı, eşyayı, makamı ve fani sevdaları sımsıkı tutmaya çalışırken ruhuna tam olarak bunu yapar. Kaybetme korkusuyla kilitlenmiş o parmaklar, aslında insanın kendi boynuna doladığı görünmez zincirlerdir. Bir gün, o yorgun elleri yavaşça araladığınızı, avuçlarınızdaki yükü usulca toprağa bıraktığınızı ve parmaklarınızın arasından serin, özgür bir rüzgârın estiğini hayal edin. O an hissedeceğiniz o tarifsiz hafiflik, o omuzlardan kalkan koca dağların ferahlığı, ruhun asıl hürriyetiyle tanıştığı ilk andır. İşte, insanı dünyanın esaretinden kurtarıp ona sonsuzluktaki yerini hatırlatan bu derin nefesin tasavvuftaki adı "Zühd"dür.
Çoğu zaman zühd kavramı, dumanlı bir yanlış anlaşılmanın ardına gizlenmiştir. Onu; dünyadan tamamen el etek çekmek, dağ başında bir mağaraya kapanmak, yırtık hırkalar içinde sefaleti yüceltmek, hayattan nefret etmek sanırız. Oysa hakiki zühd, ceplerin boş olması değil, kalbin boş olmasıdır. İnsanın hiçbir şeye sahip olmaması değil, hiçbir şeyin insana sahip olmamasına izin vermemesidir. Bir lokma bir hırka felsefesi, bedenin değil, ruhun eşyaya karşı takındığı o asil duruşun mecazıdır. Gerçek bir zahit, dünyanın bütün hazineleri ayaklarının altına serilse bile onlara bakıp da kalbinde bir titreme hissetmeyen, o hazineler bir rüzgârla uçup gittiğinde ise arkasından yas tutmayan insandır.
İnsanın göğsünde taşıdığı kalp, görünüşte küçük bir et parçası olsa da sonsuzluğu misafir etmek üzere yaratılmış devasa bir saraydır. Ne var ki bizler, o muazzam sarayın odalarını geçici heveslerle, bitmek tükenmek bilmez hırslarla, makam sevdasıyla ve eşya tutkusuyla tıklım tıklım doldururuz. İçerisi o kadar kalabalık, o kadar gürültülü hale gelir ki, o sarayın asıl sahibine, o sonsuz nura yer kalmaz. Zühd, işte bu sarayda yapılan o büyük bahar temizliğidir. Kalbin odalarına yığılmış o fani oyuncakları, putlaşmış arzuları usulca dışarı çıkarma ve içerdeki o geniş, ferah ve sessiz boşluğu yeniden inşa etme sanatıdır.
Büyük arif Hz. Mevlana, zühdün ve dünyanın mahiyetini o benzersiz üslubuyla bir gemi ve su metaforu üzerinden anlatır. Der ki; "Dünya malı, makamı ve hevesleri denizdeki su gibidir. Kalp ise o denizin üzerinde yüzen bir gemidir." Bir geminin ilerleyebilmesi, menziline ulaşabilmesi için suya mutlaka ihtiyacı vardır; gemi karada yürümez. İnsan da bu dünyada yaşamak, üretmek, çalışmak zorundadır. Ancak o su, geminin içine girmeye başladığı an, felaket başlar. Suyun geminin içine dolması, dünyanın kalbe girmesidir. Zühd, o denizin üzerinde en görkemli yelkenlerle seyahat ederken bile, bir damla dünya suyunun o kalbin içine sızmasına izin vermeme dirayetidir.
Tarih boyunca nice muktedirler, ellerindeki devasa güç, servet ve makamlarla dünyaya hükmettiklerini sanmışlardır. Oysa o gücün sarhoşluğuna kapılanlar, aslında sahip oldukları altınların, oturdukları tahtların esiri olmuşlardır. Zühd ehli ise pazarın tam ortasında ticaretini yaparken hayatın en hareketli, en çetin merkezinde dururken bile görünmez bir zırha bürünür. Elleriyle dünyayı inşa eder, aklıyla hesap yapar, alın teri döker; ama akşam olduğunda dükkânın kepengini kapattığı gibi, kalbinin kapısını da dünyaya kapatmayı bilir. Onun nazarında, elindeki altın ile yerdeki taş arasında özünde bir fark yoktur; her ikisi de sadece hayatı idame ettiren birer araçtır, asla tapınılacak birer amaç değil.
Hayatımızdaki en büyük acıların, kaygıların ve bitmek bilmeyen buhranların kaynağına indiğimizde, hep o aşırı sahiplenme duygusunu buluruz. Gençliğimize, gücümüze, unvanımıza veya cüzdanımıza atılmış kör düğümlerdir bizi boğan. Bu fani dünyada her şey bir gün elimizden kayıp gitmeye mahkûmken biz, onları sonsuza dek bizim kalacakmış gibi sahipleniriz. Zühd, ruhumuzu kanatan bu ağır çıpaları kesip atma cesaretidir. İnsanın, elindeki nimeti sevmesi, ona şükran duyması başka bir şeydir; o nimeti varlığının yegâne anlamı haline getirip onu kaybetme korkusuyla her gün ölmesi bambaşka bir şeydir. Zühd, sevginin içine sızan o hastalıklı bağımlılığı söküp almaktır.
Bu kopuş gerçekleştiğinde, zannedildiğinin aksine, dünyayı donuk ve gri gören melankolik bir insan çıkmaz ortaya. Tam tersine, eşyanın esaretinden kurtulan ruh, benzersiz bir yaşama sevinci ve neşe kazanır. Çünkü kaybedecek bir şeyi olmayan, daha doğrusu sahip olduklarının asıl sahibinin kendisi olmadığını idrak eden insanı, ne bir iflas korkutabilir ne de bir makamdan edilmek sarsabilir. O, hayatın iniş ve çıkışları karşısında tıpkı fırtınalı bir denizde sarsılmadan uçan bir martı gibi özgürdür. İşte tasavvufun insana vaat ettiği o büyük huzur, dışarıdaki fırtınaları dindirmekle değil, içerideki bu sarsılmaz sükûneti inşa etmekle başlar.
Tıpkı "ihsan bilinci" gibi, zühd de akılla, idrakle omuz omuza yürür. Duygusal bir vazgeçişten ziyade, akl-ı selimin eşyanın geçiciliğini kavramasıdır. Akıl eşyaya bakar, onun fani olduğunu, çürümeye ve yok olmaya mahkûm olduğunu hesaplar ve kalbe der ki: "Fani olana sonsuz bir sevgi duyulmaz." Kalp de aklın bu serin ve berrak uyarısını alır, ilahi aşka giden yolda bir sıçrama tahtasına dönüştürür. Zühd, aklın gerçeği görmesi, kalbin ise bu gerçeği muazzam bir teslimiyetle kucaklamasıdır.
Modern çağ, insanı sürekli "daha fazlasına" sahip olmaya kışkırtan, "tükettikçe var olursun" diyen devasa bir çarkın etrafında döner. Ekranlardan ve sokaklardan üzerimize yağan hevesler, içimizde doyurulması imkânsız bir açlık yaratır. İşte böyle bir çağda zühd, en asil direniş, en sessiz ama en güçlü isyandır. İnsanın o devasa tüketim çarkının dışına çıkıp "Benim bunlara ihtiyacım yok, benim sadece kendime ve asıl sahibime ihtiyacım var" diyebilme onurudur. Bu yönüyle zühd, sadece uhrevi bir kavram değil, aynı zamanda çağdaş insanın psikolojik buhranlarına karşı sunulmuş en etkili şifa reçetesidir.
Netice itibariyle zühd, kalbi öldürmek veya dünyadan iğrenmek değildir. Aksine, kalbi asıl sevgilisiyle buluşturmak için aradan engelleri çekmektir. İçindeki çeri çöpü boşaltan o kalp, artık sadece varlığın gerçek sahibini ağırlar. Zühd bir vazgeçiş değil, sahte olandan hakiki olana doğru yapılan büyük ve şuurlu bir tercihtir. O, avucunda dünyayı taşırken bile kalbinde zerre kadar dünya taşımayanların o eşsiz, zarif ve hür yürüyüşüdür.
Şimdi, bir anlığına yeniden o aralanmış avuçlarınıza bakın. Orada sıkı sıkıya tuttuğunuz, bırakmaktan korktuğunuz, uykularınızı kaçıran o görünmez ağırlıklar neler? Makamlar, hırslar, geçici hevesler, onaylanma arzuları... Onları yavaşça toprağa bıraktığınızı, ellerinizi iki yana açıp sadece var olmanın, sadece o sonsuz sevginin nazarı altında olmanın hafifliğini hissettiğinizi düşünün. İşte o ferahlatıcı rüzgârın kalbinizde estiği an, tasavvufun binlerce yıldır insana fısıldadığı o büyük "zühd" sırrıyla tanıştığınız andır. Ve inanın, dünyanın hiçbir nimeti, bu hürriyetin insana verdiği o derin huzurdan daha kıymetli değildir.