EZAN…
Bir şehrin üzerine serilen akşamın mor sessizliğini ilk delen sestir o. Minarelerin ince boynundan göğe doğru yükselen bir niyaz, yeryüzünün kalbinden arşa doğru uzanan bir nur merdivenidir. Her “Allahu ekber” deyişte, gök kubbe biraz daha genişler, insanın göğsüne sıkışmış dünya biraz daha küçülür.
Ezan, sabahın seher vaktinde henüz güneş doğmadan, karanlığın alnına sürülen bir aydınlık mührüdür. Uykunun en tatlı yerinde ruhumuza dokunan ince bir çağrıdır. O çağrı, sadece kulaklara değil, kalbin en kuytu yerine iner. Sanki görünmeyen bir el, içimizdeki paslı kapıları aralar; unuttuğumuz hakikati yeniden fısıldar: “Sen dünyaya ait değilsin, sen bir yolcusun.
Minareler, göğe kaldırılmış dua parmakları gibi titrerken ezan sesi sokak aralarına, pencerelerin buğusuna, çocukların rüyasına karışır. Taş duvarlar yumuşar, asfalt yollar bile o sese kulak verir. Çünkü ezan, sadece insanlara değil, zamana da okunur. Her vakit, ömrümüzden eksilen bir yapraktır; ezan o yaprağın düşüşünü rahmete çeviren bir ilandır.
“Hayya ale’s-salâh” denildiğinde, dünya bir an susar. Pazarların gürültüsü, kalabalıkların telaşı, hesapların ağırlığı bir kenara çekilir. Sanki görünmez bir perde aralanır ve kul ile Rabbi arasındaki mesafe incelir. O an insan anlar ki, en büyük davet makamdan, servetten, alkıştan değil; secdeden gelir.
“Hayya ale’l-felâh” çağrısı, kalbimizin en kırık yerlerine dokunur. Kurtuluşun adresini gösterir. Felâhın, daha çok biriktirmekte değil; daha çok teslim olmakta olduğunu öğretir. Gözlerimiz dolar çünkü biliriz: Biz ne zaman kaybolsak, ezan bizi bulur. Ne zaman dağılsak, o ses bizi toparlar. Ne zaman kirlensek, o nida içimizi yıkar.
Akşam ezanı, güneşin kızıllığına karışmış bir vedadır. Gün boyu işlenen hataların üzerine örtülen bir istiğfar örtüsüdür. Yatsı ezanı ise karanlığın içine bırakılmış bir kandildir. Korkuların, yalnızlıkların arasına sızan bir güven nefesidir.
Ezan, annemizin sesi gibi tanıdık; toprağımız gibi sıcak, gökyüzü gibi engindir. Gurbette duyulduğunda insanın dizlerinin bağı çözülür. Bir minare gölgesi görse, bir ezan sesi işitse, bütün memleket hasreti gözlerinden taşar. Çünkü ezan, sadece bir çağrı değil; bir aidiyet, bir kimlik, bir sığınaktır.
O ses yükseldiğinde şehir aynı şehir değildir artık. Zaman, ilahi bir ritme uyar. Kalp, göğsünde biraz daha yumuşak atar. Gözler, görünmeyene inanmanın ıslaklığıyla parlar.
Belki de bu yüzden ezan, her okunduğunda yeniden doğarız. Her “Allahu ekber” deyişte içimizdeki putlar biraz daha yıkılır. Her şehadette kalbimiz biraz daha arınır. Ve her vakitte, dünya ile aramızdaki düğüm biraz daha çözülür.
Ezan, göğe yazılmış bir merhamet cümlesidir. Rüzgârın taşıdığı bir rahmet haberi…
Dinleyen kul için ise, eve dönüş yolunu gösteren ilahi bir işarettir.