Tarih: 04.02.2023 22:16

GAVAK DİKMELERİ

Facebook Twitter Linked-in

GAVAK DİKMELERİ

Üç kısımlık yaşanmış bir öykü. Dikme: Fidan

Öyküdeki mekânlar, kişiler, yaşananlar ve anlatılanların hepsi gerçektir.

Birinci Kısım

Ulaş / Sivas, Karacalar Köyü, 1977

İlk görev yerim olan bu köye geleli yedi sekiz ay kadar oldu. Öğrencilerimle ve köylülerle çok güzel anlaşıp kaynaştık. Oysa buraya ışıl ışıl aydınlık Ankara’dan gelmiştim. Elektrik yok, evlerde su yok, ısınma işi tezek sobası ile hallediliyor. İnsan kısa sürede alışıyor.

Uzun kış gecelerinde üç beş komşu toplanıp gelirler. Lojmanımda, yanakları kızıl kızıl kızarmış tezek sobasının başında, gaz lâmbasının kör ışığında saatlerce sohbet ederiz.

Bazen onlara klasik gitarımla bir şeyler çalarım, hoşlanmazlar ama ayıp olmasın diye dinler gibi yaparlar.

Yine böyle bir kış gecesi onlara gitarımla bir şeyler dıngırdatıyorum, adaşım Hacıyâkup dayanamadı.

“Hocaam, gozünün yağını yidiğim hocam, gitar mı diyon gatır mı diyon, gutur mu diyon, bırak bu dımbırtıyı saz öğren saz!”

Ve ekledi, “bu elindekini de galdır şu zobaya at, ısınırık.”

Hay Allah, ben bunu niye düşünemedim bir yıldır? Sağolasın be Hacıyâgup, aklıma düşürdüğün için sağol, varol.

Hemen ertesi sabah Baharözü köy minibüsüne atlayıp Sivas’a gidip nerede satıldığını sorup öğrenip güzel bir uzun sap bağlama alıyorum kendime.

“Bir takım yedek tel koy, birkaç tane de yedek tezene ver. Kılıfı var değil mi?”

“Var hocam, tamam hocam, bunlar da bizden olsun. Sazımız dut ağacıdır. Şarkışla’lı meşhur Memedali usta tarafından yapılmıştır. Gıymetini bil, eyi saz aldın hocam.”

“Sağolasın, hadi hayırlı işler.”

Akşama doğru aynı minibüsle köyüme dönüyorum.

Ortalıkta pek kimse yok, komşular evlerinde. Akşam karanlığı köyün üstüne çökmek üzere, henüz sonbahar grisi.

İleride câminin önünde muhtar Ahmet ve Cingöz Saadettin’i görüyorum. Cingöz’ün elinde bir ipe bağlı iki keçi, yüksek tonda, el kol sallayarak bir şeyler konuşuyorlar. Sanki tartışıyorlar gibi. Merak edip elimde saz yaklaşıyorum.

“La Saadettin, olmaz dedim gardaşım olmaaaz. Garaara uyacaksın. Mademki ehtiyar heyeti on sene evvel böyle bir garar aldı, herkez gibi sen de uyacaan. Hemi biz bu garaarı alırkene bütün gomşulara danışmadık mı? Okulda sandık gurup rafarum yapmadık mı, saa da danışılmadı mı, sen de ‘gayet uygundur’ demedin mi gözel gardaşım?”

“Garar alındığı sene gavak dikmeleri küçüğüdü mıhdar. Şindi bak etrafına var mı bi dene dikme? Hepisi böyüdü gavak oldu.”

Eliyle keçilerini gösteriyor.

“Bunnarın zarar verecee bi dene bi şey göster baa.”

“Cingöz, sen beni ağnamak istemiyon. Ben, ‘Garar böyle, garar galkmadan garaarın aksine davranamazsın, suça girer,’ diyom.”

“Geçen ay Âdilaa’nın getirdiği iki eşşeğe neye ses etmedin o zaman? Gararda hem keçi hemi de eşşek yoğmuydu? Âdilaa eşşek getirince garar marar yok, Saadettin iki keçi getirince garar da garar, garaarınız batsın!”

“Tööbe tööbeee… La sinirimi oynatma ağşam ağşam. Âdilaa ticaretini yapıyor bu işin. Ağşam getirdi, zabahınan gotürdü Ulaş’da sattı. Senin gibi beslemek, südünü sağmak için getirmedi ki. Baa bah Saadettin Egepehlivan, ya zabahınan gotürürsün bu keçileri aldığın yere geri verirsin, ya da zabıt dutarım, garaara aykırı davranmakdan, gotürür işleme sokdururum habarın olsun!”

“Eyi la mıhdar eyi la, zabahınan gotürürüm. Yapalı’dan Hacıüseyinaa’dan aldıyıdım. Gotürür geri veririk, naapak. Emme şu garaarı galdıralım artık. İstersen bi rafarum daha yap köy ahâlisi arasında, bi sor bakak, gaç kişi garaarın ardında duracak, bi görek. Şindi Hacıüseyinaa ne deyecek bahalım paramı geri virmezse nasıl olacah, yahasına mı yapışacaam, elim gırılaydı da rafarumda he demeyeydim. ”

Cingöz Sadettin söylene söylene, iki keçiyi öfkeyle çekiştire çekiştire evine doğru uzaklaştığından son söylediklerini duyamıyoruz ama elini kolunu hâlâ salladığına göre belli, söylenmeye devam ediyor.

“Hayrola muhtar, nedir bu referandum, karar işi? Yeni duyuyorum.”

“Hoca, şu gavakları gorüyon mu?”

Dere boyundaki ve etraftaki çok sayıda kavak ağacını gösteriyor. Gerçekten çok kavak var, ilk gelişimde dikkatimi çekmişti.

“Bunnarın heç biri yoğudu. Senden önceki Âdil ooretmen akıl verdi bir gün. ‘Mıhdar, gavak bol suyu sever. Bolca gavak dikek dere boyunda her yana, bunnar beş on seneye boyüyünce keser satarık, koyümüze ortak gelir sağlarık,’ dedi.”

Konu birden ilgimi çekiverdi.

“Eee muhtar, sonra?”

“Soona hocam, gettik Ulaş Çiftliğinden beş altı yüz gavak dikmesi (fidan) istedik. Bize hibe ettiler dikmeleri. Getirip imece usulüynen hep barabar diktik. Böyümeye yüz duttular emme, bir yandan sayıları eğsiliyor. Bakıyoz kimi depesinden kemirilmiş, bakıyoz kimi yere devrilip kemirilmiş. Bi gozetledik ki keçiden, eşşekden başga bu işi yapan hayvan yoh. Kemirilenlerin yerine gidip çiftlikten dikme alıp yeniden dikdik, emme olmuyor. Keçilerinen eşşekler musallat bizim gavak dikmelerine. Ötee hayvanların, dikmelerin yanlarına bile uğradığı yoh. Ehtiyar heyetini topladım, durum vaziyetini ağnatdım. Dedim ki ‘Gomşulara da danışak, soona da koyde eşşek ve keçi beslemeyi yassaklayak. Elinde eşşee, keçisi olanlar gotürüp satsın, yerine inek, goyun alsın.’ ”

“Komşuların hepsinin de onayını aldınız mı?”

“Hem de hepisi. Sağlam olsun deye okulda rafarum da yapdık. Sandık gurduk, gizli oy verdirdik. Oyların hepisi de ‘evet’ çıhtı. Demek oluyor ki şu Cingöz Saadettin de ‘olur’ dedi. Biz de bu rafarum sonucuna göre garaarı çıkarttık. Bundan böyle Garacalı Köyünde şu ve de şu sebepten dolayı keçi ve eşşek beslenmesi yassahlanmışdır. İstersen gel, garaarı defterden gozüğünen gör.”

Bir kahkaha atıyorum.

“Yav hakkaten be Muhtar, bir seneyi geçti buradayım, köyde eşek, keçi olmadığını şimdi fark ediyorum.”

Gerçekten de koç, koyun, inek, öküz, at, tavuk, kaz, kedi, köpek, kuzu, hepsi var da keçi ve eşek yok köyde.

“Bence siz bu kararı kaldırın artık. Baksana kavaklar büyümüş, kemirilecek hali kalmamış.”

“Olmaz hoca, şindi seneye bunnarı kesip satacağık, köy ortak kasasına para girecek. Soona yerlerine yeniden dikeceez. Gararı galdırmak yok. Eşşek, keçi de olmayıversin. Alıştık nasolsa eşşeenen keçinin yokluğuna.”

Muhtar, elimdeki bağlamayı yeni fark ediyor.

“Hayırdır hoca, yeni dımbırtı mı aldın?”

“He ya Muhtar, bunu çalmayı öğrenirsem ara sıra komşulara çalarım diye düşündüm.”

“Eyi olur hoca. Tavuk kestiyidim boğün gel barabar yiyek.”

“Ben Sivas’ta yedim Muhtar, lojmana gideyim, hadi iyi akşamlar.”

“Eyi ağşamlar hoca.”

İletişim çok hızlı burada. Bağlama getirdiğim anında duyulmuş, daha yarım saat olmadı, ilgililer damlamış, bağlamayı görmek üzere lojman kapısında beni bekliyorlar.

“Komşular, hele durun, bana üç beş gün müsaade. Hele biraz çalmayı öğrenek ondan sonra çalarız. Gelin size çay demleyim.”

“Eyi o zaman öğren de öyle gelek. Şu gatır mı gutur mu dediğin dımbırtıyı da galdır zobaya at, bunu çal bize. Hadi eyi ağşamlar,” diyor Garpuz Memed ve evlerine dağılıyorlar.

“Eee şimdi bunu nasıl öğreneceğiz? Okulda bana öğretilmedi ki. Elbette Yapalı’nın öğretmeninden, hiç fena çalmıyor. Geçen yıl bizim Ulaş Çiftlik İlkokulu konserimizde döktürmüştü. Akort düzenini ve bir iki temel çalma tekniğini öğrenirsem gerisini kendim getiririm burada. Yarın gideyim bari. Elde bağlama Yapalı’ya kadar sekiz kilometre yürünmez. Ömeraa’ya rica etsem beni traktörüyle götürür getirir mi ki? Ömeraa kırmaz beni,” diye düşünürken aklıma geliveriyor birden.

“Yav, yarın sabah Cingöz Saadettin keçileri geri götürecek ya Yapalı’ya, onunla gidersin işte.”

Hemen kalkıp Saadettin’lerin Karabayır yamacındaki evlerine gidiyorum. Köyün bütün köpekleri öğrendi, tanıdı, sevdi de şu Saadettin’in uyuz köpeği Sarı öğrenemedi beni. Hırlayıp üstüme yeltenip paçama yapışıyor yine. Hafif bir tekmeyle savuşturuyorum.

Ahırdan, buram buram taze tezek kokuları eşliğinde Saadettin’in sesi geliyor. Hızını alamamış, hâlâ söyleniyor.

“Gararmış! Garaarınız batsın. Tamam, biz de ‘he’ dediyidik emme o on sene evveliydi. Şindi dikme mi galdı fidan mı galdı. Şu iki keçi gedip de gavakları mı kemirecek? Nolacah şindi ya herif paramı geri virmezse?”

“Hanım, babanı sesle hele.”

Hanım, ikinci sınıfta, adı gibi hanım hanımcık bir öğrencim.

“Bubaa, örtmenim seni çaarıyo.”

“Hoş geldin hoca, buyur, ne varıdı?”

Sesi hâlâ öfkeli.

“Saadettinaa, sabah keçileri götürmeye Yapalı’ya gidecen mi?”

“He hoca, gidecaam, nolmuş?”

Ters ters bakıyor.

“Bi şey yok, bi şey yok, ben de geleceem seninle, giderken Hanım’la haber et bana.”

“Sen niidecaan ki Yapalı’da?”

“Hacı Hüseyin paranı vermezse sana yardım ederim diye düşündüm.”

Dalga geçip geçmediğimi anlamak için kuşkuyla ve dikkatlice bakıyor suratıma.

“Hanım’la haber etmeyi unutma sabah çıkarken, hem keçileri de birlikte yükleriz römorka. Hadi iyi akşamlar.”

“Eyi ağşamlar hoca, eyi ağşamlar.”

“Eyi akşamlar örtmenim,” diyor Hanım da.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra keyif çayımı içerken Saadettin’in kızı Hanım kapıyı çalıyor.

“Örtmeniiim, bubam seni sesliyor.”

“Geliyorum Hanım. Söyle beklesin baban.”

Saadettin keçileri römorka yüklemiş bile. Elimdeki bağlamaya bakıyor.

“Hayrola hoca, yolda keçilere türkü mü çığıracaan?”

“He ya Saadettinaa, hem de Hacı Hüseyin’e de çalacaam iki türkü ki paranı geri vermede nazlanmasın.”

O sırada köydeki en yakın dostum, ağabeyim Seferaa ile dünürü Adıgözelaa geçiyorlar nereden geliyorlarsa, muhtemelen sabah namazından. Lâf geliyor hemen.

“Şu üşenmeden saz oorenmeye Yapalı’ya gidene de bakın hele! Allah akıl fikir versin. La buna üşenmiyon da şurada iki rekât namaz gılmaya üşeniyon herif. Sırat köprüsünün başında zebâniler saa eyi saz çaldıracahlar, habarın yoh.”

“Çalarız Seferaa, onlara da çalarız. Hele bir öğrenek çalmasını da, zebânilere Sivas Halayı bile oynatırız. Bulgur pilavını özledim Ayşaana’nın, akşama sendeyim. Sazı da getireyim, artık ne öğrendimse bugün, akşama sana da çalayım, puan ver bakalım.”

“Sazı getirme, sazı getirme, bütün koyü başıma mı toplayacaan,” diye bağırıyor ardımızdan.

Cingöz Saadettin kafası çok bozuk, “selâmünaleyküm” bile demeden asık suratla, Muş tütününden sardığı kalın cıgarası dudağında, traktörünün gazına basıyor.

Ben römorkta Cingöz Saadettin’in iki keçisi ve bağlamamla birlikteyim, hoplaya zıplaya gidiyoruz.

Karacalar - Yapalı arası sekiz kilometre.

***

“Saadettinaa, beni okula bırak, oradan Hacı Hüseyin’e geçersin. Yalnız işim biraz uzun, beni bırakıp gitmeyesin ha.”

“Tamam hoca, işallah paramı geri verir herif.”

“Verir verir, aksilik olursa çağır beni, ricaya gelirim, hadi hoşça kal.”

Yapalı’nın okul binası bizimkinin bire bir aynı. Elma ağaçları yok sadece. Bir de çeşmesi ve yalağı yok. Öğretmen ve öğrenciler su ihtiyacını az ileride köyün ortak çeşmesinden gideriyorlar.

“Oooo Yakup hocam, hoş gelmişsin, bu ne güzel sürpriz?”

Elimdeki bağlamayı gösteriyor,

“Hayırdır, batı müzikçiler bağlamadan hoşlaşmaz diye bilirdim.”

“Demek ki yanlış bilirmişsin hocam, öyle olsa geçen sene Ulaş’taki konserimizde sana bağlama çaldırır mıydım? Şimdi de gittim kendime bunu aldım, hem bak bakalım iyi bir şey mi? Sonra da akort düzenini göster bana, bir iki de tezene vuruşu falan. Sonrasını kendim hallederim.”

Bağlamayı kılıfından çıkartıyoruz, bir yandan akortlarken bir yandan anlatıyor.

“Hocam, sen en iyisi Kara Düzen akorduyla çalış, en yaygını ve kullanılışlısı o. Daha sonra geliştirirsen diğer düzenleri de öğrenirsin.”

“Diğer düzenler dediğin?”

“Çok, hocam. Abdal Düzeni var, Misket Düzeni, Müstezat Düzeni, Segâh Düzeni… Hepsi başka başka akortlanıyor. Bir de Çöğür Düzeni var, o da kısa sap bağlamada âşıkların kullandığı düzen. Dediğim gibi, en yaygını Kara Düzen. Akortladım işte: En alt tel do veya do diyez olacak, üst teller dörtlü aralık olacak. Yani alt tel do ise diğerleri fa ve si bemol. Tabii bizim diyapozonumuz falan olmadığından alt teli sesimize uygun bir tınıya çekip, diğerlerini şu perdeye basıp kontrol ederek akortluyoruz. Bağlaman güzelmiş hocam, dut tekne, harika.”

Biraz çalıyor, sonra bir saat kadar beni çalıştırıyor, epeyce şey öğreniyorum. Akordunu iyice bozup yeniden yapıyorum, bu kadar çabuk akortlayışıma şaşırıyor.

“Çok teşekkürler hocam, ben şimdi bunu kendi kendime geliştiririm epeyce. Bizim köydekiler hevesle benim öğrenmemi bekliyorlar.”

Lojmandan çıkıp az ilerideki Hacıhüseyin’in evine doğru yürüyoruz. Köyün ortasından bir bağırtı geliyor.

“De get la başımdan cingöz müsün, Saadettin misin! Satılan malın iadesi yokdur bizde gardaş. Hadi yörü, anca gidersin Garacalı’ya!”

Saadettin ağlamaklı ses tonuyla yalvarıyor.

“Emme Üseyinaa, bizim koyde garar varıdı ben unutdum. Niidecaam ben şindi bu keçileri? Al keçilerini ver paramı gideyim gardaş.”

Hacıhüseyin’in ses tonu giderek yükseliyor.

“Emmesi memmesi yoh, onu önceden düşünecaadın. Hemi sizin bu garar koycek oy birliğiynen alınmadı mı? Senin de imzan yoh mu garaarınızda? Para mara yoh, al keçilerini git. Hadi marş marş!”

Traktöre doğru yürüyoruz İbrahim öğretmenle. O da biliyor konuyu, dün keçilerin pazarlığı sırasında oradaymış.

“Hüseyinaa, bir mümkünü varsa misafirin parasını ver de gitsinler,” diyor.

“Yoh hocam yoh, bunu önceden düşünecaadı. Heç gusura bahma, mısafırlar da heç gusura bahmasınlar.”

Cingöz Saadettin, dokunsan ağlayacak. Acıklı acıklı bakıp benden medet umuyor, müdâhil olmaya çalışıyorum.

“Hüseyinaa, etme eyleme, beni kırma bâri. Başka birine satarsın keçileri, ver Saadettin’in parasını da helallaşalım. Bak geçen sene de hacıya gittin geldin, hadi bi sevaba gir akşam akşam.”

“Olmaz dedim ooretmen, bu iş ticarettir ve Hazreti Peygamber sallâllâhü aleyhi vesellem, mübârek hadislerinde kazancın onda dokuzunun ticarette olduğunu söölemiyo mu? Ticaretten dönülürse sevaba deel günaa gireriz. Hadi yolunuz açık olsun, eyi ağşamlar, eyi ağşamlar.”

Hacıhüseyinaa evine doğru yola koyuluyor.

“Gidelim Saadettinaa, bir yolunu buluruz, Ulaş pazarında falan satarsın bir şekilde keçileri. Ben bir iki gün durması için muhtara, komşulara rica ederim.”

İbrahim öğretmenle vedalaşıyorum. Saadettin’in keçileri ve benim bağlamamla traktöre binip ayrılıyoruz Yapalı’dan.

Seferaalara yakın geçerken elimde bağlama traktörden iniyorum.

“Saadettinaa, üzülme, bak göreceksin Ulaş pazarına ilk götürüşünde satılacak keçiler, merak etme. Ben muhtarla da konuşurum, üç beş gün müsaade etsinler sana. Sen de götürünceye kadar çıkartma ahırdan bunları. Satılmazsa söz, ben alacağım aldığın fiyattan. Sizin karar bana işlemez, okul bahçesinde besleriz keçileri. Hadi iyi akşamlar.”

“Eyi ağşamlar hoca, sağol.”

Seferaa avlusunda bir şeylerle uğraşıyor.

“Selâmünaleyküm Seferaa.”

“Ve aleykümselaaam… La adam, saa sazınan gelme dediyidim. Get lojmanına sazı bırah da gel. Gız Selma, ayran hazırla ooretmenine.”

Ayşaanam tandırın başında lavaş pişiriyor. Öyle ustaca yapıyor ki. İncecik hamurlar kuyu gibi tandırın iç yanaklarına yapışıyor, üç beş dakika içinde mis kokulu lavaşlar üst üste yığılıyor.

“Seferaa, şuraya kenara koyarız, gelene de göstermeyiz, dursun şurada. Kolay gele Ayşaana, bulgur pilavına geldim.”

“Safaa geldin ooretmen, buyur.”

“Seferaa, bunu bir öğreneyim. kurs açacaam Garacalı’da, saz kursu. İlk kayıt olarak da seni yazacaam en başa.”

“O zaman ben de seni pörtlek gözün Guran gursuna yazdırırım, ilk gayıt olarah, en başa.”

“Benim ihtiyacım yok ki Seferaa, küçükken hatim indirdim, tıkır tıkır okurum Kur’an yazısını. Sûre bilirim, âyet bilirim, salâvat bilirim... Camide müezzinlik bile yaptım vaktiyle. Ben anca gider kursta Profesör Pörtlek İmam’a asistanlık yaparım.”

Önce “Profesör Pörtlek İmam” lâfıma uzun uzun gülüyor. Çocuklarla Ayşaana da bu “profesör” yakıştırmama çok gülüyorlar. Ardından Seferaa, her zaman olduğu gibi gözlerinin içi gülerek konuşuyor.

“La herif madem hepisini biliyon da neye gelmiyon cumalara? Ramazanda oruç da dutmadın. Biziminen sahura galktığın gün öğlenleyin saklı saklı yimek yidiğini de gordüm. Necâti ooretmen de biziminen sahura galkardı her gün, soona evine gider o da saklı saklı yirdi. Emme o gızılbaşıdı, gendi orucunu ayrıcana dutardı, bütün ibâdetini gendine göre yapardı. Peki, sen nesin? Ehli müslüm deel misin? Ahirette yanacaan emme eyi yanacaan, yanarkene de şu sazın seni bi gözel gurtaracak. Evin çoh sayın bayanlarının diggatına, hadi sofrayı gurun, acıhtık.”

“Hem de nasıl acıkmak, hadi Selmam biraz acele olsun, öleceğim açlıktan.”

“Peki örtmenim.”

Yemekten sonra “evin çoh sayın iki bayanına” nefis bulgur pilavı için teşekkür edip, bağlamayı kapıp lojmanıma gidiyorum. Bu akşam gitar değil, bağlama çalışılacak.

“Kusura bakma çoh sayın gitarım, sen biraz dinlen. Merak etme seni de alırım ara sıra elime.”

Bildiğim basit türkülerle işe başlıyorum. Birkaç gün içinde epeyce türkü çıkarttım. Tahminimden daha kolay oldu. Dördüncü günde üç beş türkü çalabilir hale geldim.

Ve birkaç gün sonra damladı komşular, resital verilecek.

Sivas Ellerinde Sazım Çalınır” resitalimizin ilk eseri. Garpız Memed ses sanatçısı olarak eşlik ediyor resitalimizde.

Hacıyâgup: “İşde şindi oldu hocam, gozünün yağını yidiğim.”

Ömeraa: “La Garpız, Mektebin Bacaları’nı reca edecaaz.

Kara Toprak türküsü seslendirilirken nakaratlarda hepsi birden katılıyorlar ve çay höpürdemeleri, tütün dumanları eşliğindeki resitalimiz bitiyor.

“Sağol hocam, Allah razı olsun. Sen de sağol la Garpız. Hocam, ben yarın Ulaş pazarına keçileri satmaya gidecaam. Sen de gelin mi bennen?”

“Yok ben gelmeyim Saadettinaa, sen git. İnşallah satarsın keçileri, üstüne biraz da kâr koy. Komşular, köy gençlerine saz kursu açacağım. İsteyen olursa sizler de katılabilirsiniz.”

“Sazı nereden bulacaz hoca? Seninkiynen mi öğrenecaz?”

“Muhtardan rica edeceğim. Yakında kavakları kesip satacağını söylemişti. Köy ortak malı olarak dört saz alıversin bize.”

Ertesi gün öğleden sonra muhtarın yanına uğruyorum. Duvarına çömeliyoruz, duymuş konuyu.

“La hoca, sazları alırsak gomşular gelir hepisini gafamızda paralar habarın olsun, vazgeç bu işden.”

“Bir şey olmaz muhtar, üç beş istekli gence kurs vereceğim, sen al bize dört bağlama. Hem enişten Seferaa’ya söz verdim, ilk kayıt olarak en başa da onu yazacam.”

Allah rahmet eylesin, o çok sevimli kahkahasını atıyor Muhtar Ahmet.

“Peki hoca alak bakak. Köy kasasından parasını veririm, gider sen alırsın, ben alıp da elimde daşımam habarın olsun. Yedi düvelin ağzına sakız olmayak.”

Ulaş yolunda uzaktan Cingöz Saadettin’in traktörü görünüyor. Olması gerektiğinden çok daha hızlı sürdüğüne göre keçilerden kurtulmuş olmalı. Yoksa bu hızla giden traktör römorkunda keçi meçi kalmaz, aşağıya uçar maazallah.

İyice yaklaşınca römorkun boş olduğunu görüyoruz. Yanımızda durup traktörünü istop edip iniyor.

“Selâmünaleyküm.”

Gözleri ışıl ışıl.

“Aleykümselam Saadettin, la gel hele annad bakak, nettin neyledin.”

“Satdım mıhdar, satdım. Hemi de yüz gayme kârıyınan satdım.”

“Eee gözün aydın olsun Saadettinaa, ben sana söylemiştim. Bak iyi kâr da etmişsin. Celepliğe başlarsın artık.”

“Sağol hocam sayanda hocam, eyi dedin. Şindi yüz gayme kârıyınan barabar keçilerin parasıynan dört guzu alacam, üç ay besleyip gine kârıynan satarız elhamdüllah. Ne dediyidi Yapalı’lı Hacıüseyinaa? ‘Hazret-i Peygamber sallâllâhü aleyhi vesellem, mübarek hadislerinde

kazancın onda dokuzunun ticarette olduğunu söylüyor,’ dediyidi. Biz de bundan kelli ticaret yapacaaz hocam. Eyi ağşamlar.”

Muhtar Ahmet Kanmış, Cingöz Saadettin’in ardından gülerek bağırıyor.

“La Saadettin, bu sefer de yanlışlığınan dört dene eşşek alıp gelme. Garar daha galkmadı, galkmayacak da, habarın olsun.”

***

İkinci Kısım

Ulaş / Sivas, Karacalar Köyü, 1978, tam bir yıl sonra aynı mekân, aynı kişiler

Ders yılı başladı, ikinci haftadayız. Çocukların hepsine birden Türkçe kitabından okuma ödevi verdim. Sınıfın penceresinden köyü ve uzaktaki Ulaş yolunu seyrederek bu sene neler yapabileceğimizi düşünmeye başladım. İlk yıl Ulaş Çiftlik İlkokulu ve geçen yıl Baharözü İlkokulunda yaptığımız toplu 23 Nisan etkinliklerimiz güzeldi. Ama bunları burada yapmadık ki. Bu sene burada, Karacalar’da bir şeyler yapmalıyız. Önümüzde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı var, ne yaparım, ne yaparım, diye düşünürken Ulaş yolundan bu tarafa doğru gelen bir at görüyorum. At ağır ağır yaklaşıyor. Biraz daha yaklaşınca atın üstünde birisinin olduğunu fark ediyorum.

“Şimdiii, bizim bu yoldan pek atlı geçmez. Ya traktör olur, ya at arabası olur veya yaya gidilip gelinir Ulaş’a. Bu kim acaba?”

Biraz daha yaklaşınca iyice dikkatle bakıyorum. Bu at değil, çünkü daha küçük ve kulakları büyük, eşek galiba. Ama eşek de değil, çünkü eşek daha küçük olur. Bu, katır olabilir mi acaba, diye düşünürken köy girişindeki köprüye yöneliyor ve çok yaklaştığı için hayvanın üstündeki yakın dostum Bahattin imamı tanıyorum.

Bir katırın üstünde, köye giriş yapıyor, camiye doğru yöneliyor. Katıra şık bir semer de koymuş, üstüne kurulmuş.

Semer göz alıcı, süslü püslü, imam katırın üstünde çok azâmetli görünüyor, sanırsın Fâtih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethetmeye gidiyor.

Beş dakika sonra cingöz Saadettin caminin yirmi metre ötesindeki evinden çıkıp hızlı hızlı camiye yürüyor ve çok kısa bir süre sonra elli metre yukarıdaki muhtarın evine doğru koşa koşa gidiyor.

Seferaa da evinden çıkıp camiye doğru yöneliyor. Camiye doğru giden başkaları da var. En son garpız Memedin ve cingöz Saadettin ile muhtar Ahmet’in camiye doğru hızlı hızlı yürüdüğünü görüyorum. Bakkal Kör Fazlı, dükkânının önüne çıkmış oradan seyrediyor.

Okul biraz yüksekçe yerde olduğundan köyde olup biten her şeyi buradan rahatça izleyebiliyorum.

Aklım orada ama daha paydosa yarım saat var. Erken paydos edersem Seferaa çok söylenir, biliyorum. Mecburen bekleyeceğim ama aklım camide, katırda, imamda ve komşularda. Herkes orada, ne oluyor acaba, meraktan çatlayacağım.

Cumhuriyet Bayramı’na az kaldı, kalan sürede çocuklara güzel bir Cumhuriyet şarkısı öğretiyorum, törende söyleriz.

Derken paydos saati.

Çocuklara ödevlerini verip paydos edip okulu kilitleyip elli metre aşağıdaki camiye koşturuyorum, herkes orada.

Câminin benim okulun avlusundan biraz daha küçük olan avlusundaki armut ağacına bağlanmış bir katır, yanında onun kulaklarını okşayan imam Bahattin, nâm-ı diğer kör imam, bir başka nâmıyla pörtlek hoca, cami avlusunun taş örme duvarının dışında komşular.

Cingöz Saadettin muhtar Ahmet’e bağırıyor.

“Mıhdar, bah geçen sene baa iki keçiyi zorunan sattırdın. Neyise, zarar etmediydik emme, bu ne oluyor şindi, hani garar varıdı?”

“La Saadettin, dur hele, önce bi meseleyi anlayak,” diyor muhtar Ahmet. Bahattin imama dönüyor, “Baattin hoca, sen garaarı biliyon deel mi?”

“Evet biliyom. Ben koyünüze gelmeden beş sene evvel rafarum yapıp almışınız garaarı. Buuu garar dediğin, Garacalı'da eşşeenen keçinin beslenmesinin yassak olduğuna dâir garar deel mi? Keçilerinen eşşekler gavak fidanlarını kemirdiği için koyde bu hayvanların beslenmesini yassakladığınız ve on sene evvel koycek oybirliğiynen aldığınız garar deel mi?”

“He, öyle. Dolayısıynan sen de koye bu hayvanı getiremezsin, koycek aldığımız garaarımız kesin. Rafarum gayıtları var. Garaara uymazsan zabıt dutarım.”

İmam gülüyor.

“Emme bu ne eşşeeek ne de keçi mıhdar. Bu bir gatır gordüğün gibi. Dolayısıynan sizin garaara girmez. Sizin koycek aldığınız gararda gatır yok.”

Câmi avlusunun duvarının dışına yaslanıp dizilmiş kasketli komşular gülüşüyor.

Bahattin imam, katırının kulaklarını tekrar okşayıp sırtındaki süslü semeri indirip câminin duvarına yaslıyor.

“Ayrıcana da sizin garar baa işlemez. Ben devlet memuruyum, siz o garaarı aldıktan beş sene soona geldim bu koye. Keçi de getiririm, eşşek de getiririm, gatır da getiririm, ayı da getiririm, sırtlan da getiririm, kimse garışamaz. Ben bunu kendi koyüme gidip gelmek için aldım.”

Pörtlek olan sağ gözünü iyice pörtletiyor. “Hadi şindi gidin ebdeslerinizi alın, birezden ağşam ezenini okuyacaam.”

Bana dönüyor, “Yagup hoca, namaza gel deyeceem emme gelmezsin. Namazdan soora gel çay içek veya ben geleyim,” deyip minareye tırmanmak üzere camiye yöneliyor.

Bahattin hoca Bülent Ecevit’in partisine oy verdiği için pek sevilmezdi köyde, ama ne yapsınlar, mecburen beş vakit, Cuma, Bayram, Teravih vb. ardında saf tutuyorlardı.

Komşuların çoğu ikna oldu katır meselesine ama cingöz Sadettin iknâ olmadı.

“Mıhdar, eşşeenen gatır aynı şey. Sen baa geçen sene zorunan sattırdın keçilerimi. Garaarımız hem eşşek hem keçi üzerineydi. Bu eşşek de bu koye giremez, garar var.”

Muhtarın kafası karışık, “La Saadettin dur hele, bi düşünek. Adamın dediği doğru, câmi avlusuna bizim garar işlemez ki. Herif mayışlı devlet memuru. Câminin avlusu da devletin arâzisi sayılır, oraya da garışamayık.”

Beni gösteriyor, “Aha şu ooretmen de beş on dene keçi getirse, okulun baaçasında beslese ona da garışamayık. Okulun baaçası demek devletin arazisi demektir. Ayrıcana,”

Câmi avlusunda ağaca bağlı katırı gösteriyor, “Ayrıcana bu keçi deel, eşşek de sayılmaz. Bu bir gatır. Dolayısıynan galacak burada, bi şey yapamayık. Hadi gidek ebdesimizi alak gelek bâri.”

Saadettin öfkeli, muhtar düşünceli, tüm diğer komşular gülüşerek evlerine dağılıyorlar. Birazdan gelip Bahattin imamın arkasında saf durup akşam namazını kılacaklar. Ben de gülümseyerek lojmanıma yürüyorum.

***

Üçüncü Kısım

Tam kırk beş yıl kadar sonra

Büyük umutlarla oluşturulmak istenen orman, keçilere yem oldu, Sivas’ın Ulaş ilçesi Karacalar köyünde orman oluşturmak için dikilen fidanlar çobanlar tarafından otlatılan keçilerle yok edildi

İHA Giriş: 26 Mart 2022 Cumartesi, 10:13Güncelleme: 26 Mart 2022 Cumartesi, 11:00

Sivas'ın Ulaş ilçesi Karacalar köyünde orman oluşturmak için dikilen fidanlar çobanlar tarafından otlatılan keçilerle yok edildi.

Sivas’ın Ulaş ilçesi Karacalar köyünde orman oluşturmak için dikilen fidanlar çobanlar tarafından otlatılan keçilerle yok edildi. Ulaş ilçesine 8 kilometre uzaklıkta bulunan Karacalar köyünde büyük umutlarla yeşertilmek istenen orman keçilere yem edildi. Köy eski muhtarı Erdal Cengi, kendi muhtarlığı döneminde köyde bulunan Karacalar barajının kenarına ormanlık alan oluşturmak istedi. Yaklaşık 150 dönüm bir alanı ağaçlandırabilmek için dönemin Ulaş kaymakamına başvurarak yardım talebinde bulundu. Bu talebe kayıtsız kalmayan kaymakam 1 tır dolusu çam, badem ve çeşitli fidanları temin ederek işe koyuldu. Büyük heveslerle kurulacak orman için kamuda çalışan memur, öğretmen ve öğrencilere kadar herkes elini taşına koyarak fidanların dikimi gerçekleştirildi. Alanın etrafı tel çekilerek koruma altına alındı. Fakat köyün etrafında ki koyun ve keçi çobanları telleri yerinden sökerek hayvanlarını fidelerin dikildiği alanda otlattı. Bin bir zahmetle dikilen fideler keçi ve koyunlara yem oldu, 150 dönüm alandan geriye sadece 1015 adet çam fidesi kaldı. “Bu çamların adam boyunu geçmesi lazımdı” Karacalar köyü eski muhtarı Erdal Cengi, çobanlarla baş edemediklerini söyleyerek, “Burası barajın kenarında bir boşluk alan, köyümüze ait aşağı yukarı 150 dönüm yer. Biz kaymakam beyle anlaşma yapıp 1 tır çam, badem ve değişik fideler getirdik. Kamuda ne kadar memur, öğrenci varsa buraya getirdi köylüyle beraber hevesle diktik. Dikeli 8 seneyi geçti, biz kenarlarını telleyip koruma altına aldık. Ama çobanlarla ne biz nede jandarma baş edemedik adamlar gecenin birinde gelip yayıyordu. Yaylımdan dolayı birkaç ağaç kalmış, büyüyenlerin kafalarını davarlar yemiş. Bu çamların adam boyunu geçmesi lazımdı. Sadece 2 sıra çam kalmış” dedi. “Aileler gölgesinde piknik yapsınlar istedik.” Erdal Cengi, alanın yeniden ağaçlandırılmasını isteyerek, “Tam bir tır fide getirdik hattâ ben kendi traktörümle zemini burguyla delip iki depo da mazot yaktım. Şimdi biz bunu neden yaptık, neden ağaçlandırmaya çal

Vatandaş şehirden ailesiyle geliyor piknik alanı yok. Barajın etrafında bir ağaç yok. Gelsinler burada gölgesinde piknik yapsınlar dedik olmadı. Ben bu işe çok kızıyorum çok acıyorum bu ağaçlara çok canım sıkılıyor.

Ne söylesek para etmez bu çobanlara, telleri de sökmüşler. Ama ben buranın yeniden ağaçlandırılmasını istiyorum” ifadelerini kullandı.

Erdal Cengi, o yıllardan talebemdi. Köy ziyaretimde onunla kucaklaştık. Muhteşem bir meddah, daha sonra anlatacağım.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —