TANRI BENİ SEÇTİ!
Bundan bir asır önce Nietzsche, insanlığın içine düştüğü boşluğu anlatabilmek için "TANRI ÖLDÜ!" demişti. Bu söz, basit bir inançsızlık manifestosu veya Tanrı’nın yokluğu anlamında değil, O’nun ilahi sistemini oluşturan ahlakın, merhametin ve adaletin yeryüzünden silinişini anlatan, felsefi bir feryattı…
NİETZSCHE’NİN kastettiği, o "ahlaki ölüm", bugün hepimizin üzerine çöken zifiri karanlığın, ta kendisidir…
Binlerce yıldır, Tanrı ile insan arasındaki, o kadim ve vicdani sözleşme, ne yazık ki büyük oranda bir yatırım aracına döndü… "Ben ibadetimi yapayım, Sende bu dünyadan istediklerimi bana ver ve öte dünyada beni cennetine gönder..." “Hatta senin için en büyük, en gösterişli ibadethane binalarını yapalım, sen de bize cennetinde yer ver…”
Din bezirgânları, modern firavunlar, rahipler, hahamlar, insanoğluna evrendeki hiçliğini unutturup, cennet komisyonculuğu yapmaktalar... İnsanlar ve toplumlar, ilahi ahlakı yeryüzüne taşımak yerine, dini kendi çıkarlarına kalkan yapmaya devam ediyorlar.
Tarihsel süreçte, mevcut inanç sistemleri, toplumsal düzeni ve adaleti tesis etmekte yetersiz kalınca, beşeri hukuk ve toplumsal sözleşmeler devreye girdi. Ancak bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki; ister ilahi hukuk olsun, ister beşeri hukuk, toplumsal ve bireysel haksızlığa, adaletsizliğe çare olamıyor…
İnsanlık tarihi, ilahi ve beşeri hukukun çaresizlikleri ile dolu... Gün geliyor hukukun üstünlüğü isteniyor, gün geliyor güçlünün hukuku devreye giriyor…
Daha dün GAZZE’DE, evrensel hukuk yenilmiş, açgözlülük ve vahşi bir adaletsizlik galip gelmiştir. ABD, Venezüella’nın enerji kaynaklarını ele geçirmek için Venezüella devlet başkanını bile esir alma cüretini göstermiştir. Dünya olanları seyrederken sırada kimin olduğu merak edilmekte, insan hakları ve uluslararası hukuk çiğnenmektedir…
Yüksek medeniyet hedefinden, hukukun üstünlüğünden, demokrasiden ve insan haklarından dem vuran ve bunlarla ilgili devasa bir külliyat ve kurumlar oluşturan, 21. Yüzyıl insanı, adeta “taş devri çağına” geri dönüyor… Gücü yetenin, güçsüzün elinden ekmeğini aldığı, kuralların değil silahların konuştuğu yeni bir "HUKUKSUZLUK ÇAĞINA" girdik… Üstelik bu yeniçağın mimarları, yaptıkları her türlü zulmü "Tanrı’nın isteği" diyerek, meşrulaştırıyor…
Bu karanlık kurgunun son başrol oyuncusu, ABD başkanı DONALD TRUMP… RAHİP BRONSON ile Oval ofiste el ele, diz çökerek yaptıkları ayini hatırlarsınız… Suikast girişiminden, kulağında küçük bir sıyrıkla kurtulduğunda attığı o nida hala hafızalarda, " TANRI BENİ SEÇTİ!"
Sahi, hangi Tanrı? Bizimki mi, onlarınki mi, yoksa bizzat kendi yarattıkları, o karanlık "güç tanrısı" mı?
TRUMP artık sadece bir siyasetçi değil, kendisini "beklenen kurtarıcı" olarak pazarlayan bir figürdür… Bu zihniyet, Tanrı’yı kıyamete zorlamayı kutsal bir görev sayan, dünyayı nükleer bir savaşın eşiğine sürüklemekten çekinmeyen hastalıklı bir zihniyettir.
Eğer modern dünyanın kurtarıcısı TRUMP İSE, NİETZSCHE’NİN o meşhur kehaneti tamamlanmış demektir.
İnsanlık, bu ilahi ve beşeri enkazın altında kalacağını bile bile, o büyük boşluğa el açmaya devam ediyor… Geriye ise sadece siyasi kürsülerde pazarlanan, günahlara kılıf yapılan ve savaş tamtamlarının gürültüsü arasında sahte bir inanç sistemi kalıyor…
Çaresi mi? Ya insanlık kendi içindeki gerçek vicdanı bulacak ya da o son feryat kopana dek, bu kanlı döngü sürüp gidecek…
NOT : "Bu yazı; ne bir inancı hedef almakta, ne de kutsal değerleri tartışmaya açmaktadır. Tam aksine; kutsal olanın, siyasi hırslara ve çıkarlara alet edilerek 'içinin boşaltılmasına' karşı bir itirazdır. Nietzsche’nin ifadesi üzerinden yapılan analiz, toplumdaki ahlaki erozyona dikkat çekmeyi amaçlar. Bizim meselemiz Tanrı ile değil, Tanrı’nın adını kullanarak adaleti ve merhameti katleden 'yeryüzü figürleri' iledir."
Tacettin KEPENEK