VARLIĞIN İNCE DENGESİ

VARLIĞIN İNCE DENGESİ

...

VARLIĞIN İNCE DENGESİ: HAK VE EMANET ARASINDA

Özgür TAŞÇI

Gürültünün ortasında aniden durup içindeki o kadim sessizliğe kulak veren her insan, eninde sonunda aynı eşiğe varır: “Ben kimim ve bu dünya sahnesindeki rolüm ne?” Bu soru, hayatın kalbine açılan gizli bir kapıdır. Çünkü insan, varlıklar hiyerarşisinde sıradan bir halka değil; akıl, irade ve ucu bucağı görünmeyen arzularla donatılmış bir tercih varlığıdır. Bu özellikler, insana bir yandan paha biçilemez bir değer katar, diğer yandan ise omuzlarına zarif fakat ağır bir emanet yükler.

İnsanın hak sahibi oluşu, tesadüfen bu dünyaya fırlatılmış olmasından değil, özenle yaratılmış olmasından kaynaklanır. Hiçbir hayat, gelişigüzel bir kurgu değildir; her bir nefes, evrende bir anlam taşır. Bu anlam; insana yaşama, inanma ve hür iradesiyle bir istikamet belirleme hakkı tanır. Onurla yaşamak, adaleti talep etmek ve tabiatın sofrasından rızıklanmak, işte bu yaratılış değerinin birer yansımasıdır.

Ancak bu haklar, boşlukta asılı duran bağımsız talepler değildir. Hak ile sorumluluk, birbirini besleyen iki damar gibidir. İnsanın varoluşundaki bu muazzam dengeyi, Hz. Peygamber’in (sav) Muâz bin Cebel ile yaptığı o meşhur yolculukta sorduğu soru en duru hâliyle açıklar: “Ey Muâz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı ve kulların Allah üzerindeki hakkı nedir, bilir misin?”

Efendimizin (sav) cevabı, varlığımızın manevi anayasası gibidir. Bu cevap, hak ile sorumluluğun ilahi ölçüsünü ortaya koyar. Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk etmeleridir. Buna karşılık kulun Allah üzerindeki hakkı ise bu sadakati gösterenlerin azaptan emin olmasıdır. Bu hadis-i şerif, insanın sadece bir borçlu değil, aynı zamanda bizzat Yaratan tarafından muhatap alınan, hak sahibi kılınan bir özne olduğunu gösterir. Ancak bu muazzam müjdenin ardındaki “İnsanlara müjdelemeyeyim mi?” sorusuna verilen “Müjdeleme, zira buna güvenip gevşeyebilirler” cevabı, sorumluluk bilincinin hayatiyetini hatırlatır. Hak, bize umut verir; sorumluluk ise bizi diri ve ölçülü tutar.

Bu bilinçle insan, en başta varlığının kaynağına karşı sorumludur. Hayat, satın aldığımız bir mülk değil, bize emanet edilmiş bir sermayedir. Şükretmek ve haddini bilmek, bu büyük misafirliğin en temel nezaket kuralıdır. Bu sorumluluk halkası, diğer insanlara dokunduğumuzda daha da genişler. Bir söz söylerken veya bir adım atarken başkasının hakkını gözetmek, sadece hukuki bir zorunluluk değil, vicdani bir borçtur. Kul hakkı, mahkemelerden önce insanın kendi iç sızısında yankılanır. İnsan, en adil yargılamayı bazen en sessiz anında, kendi vicdan aynasında yaşar.

Eşyaya ve doğaya karşı duruşumuz da bu dengenin bir parçasıdır. Sahip olduğumuz her imkân, hoyratça harcayabileceğimiz birer meta değil, korunması gereken birer emanettir. İnsan, hak ile sorumluluk arasında, ip üstündeki bir cambaz gibi yürür. Haklarını unuttuğunda onuru ezilir, ruhu mahzunlaşır; sorumluluklarını unuttuğunda ise kalbi katılaşır ve zalimleşir. Denge ise ancak bilinçle, insanın kendi faniliğini bir ayna gibi karşısında tutmasıyla kurulur.

Bir gün her yankı sahibine geri dönecektir. Söylenen sözler, gözetilen adalet ya da çiğnenen haklar birer birer önümüze konacaktır. İşte hesap vereceğini bilen insan, gücü bir kırbaç gibi değil, bir emanet gibi taşır. Hakkını ararken zarafeti, gücü elindeyken adaleti terk etmez.

Belki de insan olmanın özü, bu iki kanatla uçabilmekte gizlidir: Hak talep ederken sorumluluğu unutmamak, özgürlüğü yaşarken hesabın sükûnetine sığınmak… Dünya kısa bir misafirliktir. Fakat bu kısa ziyaretin sonunda kalıcı bir yurt vardır. Bizler, bugün burada kurduğumuz dengeyle, aslında yarınki evimizi inşa ediyoruz. Ve o evin temelinde, bugün gözettiğimiz haklar ile taşıdığımız emanetler olacaktır.



Anahtar Kelimeler: VARLIĞIN DENGESİ