Zemheri: Burnu Akanlar Kulübü
Hadi bakalım, şimdi bir yoklama alalım. Zemheri ayazını bilenler el kaldırsın! Ama öyle “telefonumun şarjı soğuktan bitti” diyenler değil; karların harala gürele savrulduğu sokakta, kar makinasının açtığı tünelden geçer gibi yürüyüp, o acı ama gurur verici mutluluğu yaşamış olanlar… Sizden bahsediyorum.
Zemheri dediğin öyle montla, pardösüyle yaşanmazdı zaten. Köy çeşmesine hayvanları suya götürürken herkes ceketliydi. Ceket dediysem, bugünkü gibi içi polar falan sanmayın; ahırdan aceleyle çıkılmış, düğmesi eksik, hatırası bol ceketlerdi. İnekler koşuşturur, danalar karda yuvarlanır; biz de “üşümek nedir” bilmeden burnumuzdan akan sümükle hayatı öğrenirdik.
O sümük meselesi önemli. Burnundan akıp dudağına değen o mayhoş tadı unuttum desem yalan olur. Mendil vardı da biz mi kullanmadık? Yoksa elimizin tersi varken mendile ne gerek vardı? Silersin, donar, kurur… Sonra karla kazıyıp tertemiz yaparsın. Hijyen mi? O zamanlar hijyen karla sağlanırdı zaten.
Kızak kayarken paçalar buz tutar. Elbiselerin buz tutmazsa zatürre olursun; çünkü buzlu elbiseyle koştururken bir de terlersin. Üşüdüğünü ne zaman anlarsın biliyor musun? Eve sıcak soba ateşi ile sızlanmaya başlayınca… Bir de annenin elindeki karamuk çalğılı sopa havaya kalkınca. İşte o sopa var ya, onun yerini hiçbir şey tutmaz. Dikenli çalğının poponda bıraktığı izler kan dolaşımını artırır, seni mis gibi ısıtırdı. Annem eksik etek dövmeye karşıydı ama bu dayaklar tamamen aşırı sevgidendi, Allah için.
Bir gün öyle bir sopa yedim ki kafam Melamin tas paramparça oldu. Kız ana hadi ben neyse -benden zaten 7 tane daha var- kız tastan ne istedin, zaten kap kacak yok. Kan çanağı oldum ama sevgiden zerre eksilme olmadı. Baba insan “hayatımda o dayaktan sonra uyuduğum kadar güzel hiç uyumadım” der mi? Der. Bugün bile unutamıyorum o güzel dayağı.
Soğuk demişken… Memleketin yarısı keldi. Yüzleri kel, elleri ayazdan çatlamış köy çocuklarıydık biz. Kışın pantolonu yün çorabın içine sokup, diz altına kadar yün ipi saran Tecer’li Hasan’ı hatırlarsınız. Gocuk giyenler genelde bekçilerdi: Aslan, Cafer, Seyit Ali… Seyit Ali, montofonları çeşmeye getirirken pelit değneğini koltuğunun altına alır, öyle dikilirdi. Zaten onun inekleri, Niyazi emmininkiler, bir de Deli Halillerin malları hep seçkindi. Soğukta semiren hayvanın nefesi bile gür çıkar; onlar çeşmeye yanaşınca diğerleri kıçın kıçın kaçardı.
Hey gidi ömür… Nereye gittiği belli olmayan ömür. Zemheri geldi mi ben kış olurum: akar sümüğüm, çatlar ellerim, kel olur yüzüm…
