Tacettin Kepenek

Tarih: 27.12.2025 17:42

KUTSANMIŞ KURNAZLIK!

Facebook Twitter Linked-in

KUTSANMIŞ KURNAZLIK

Mühendislik fakültesi ikinci sınıftayım. İntegral dersinin final sınavı için alt ve üst sınıflarla bir arada sınava giriyoruz. Sınavdan sonra hemen, o meşhur "cevap karşılaştırma" ayini başlıyor. Ancak benim sınav  sonuçlarım kimseyle uyuşmuyor. Bir değil, iki değil... Soruların yüzde 70’inde koca bir kitle ile ayrışıyorum. İçimden bir ses, senin sonuçların doğru dese de,  çoğunluk "yanlış" dedikçe, kendi doğrularımdan vazgeçiyorum...

Günler sonra sınav sonuçları ilan panosuna asıldığında, en üstte benim ismim ve karşısında  98 , benden sonra ki en yüksek not ise sadece 37... Hayatım boyunca şahit olacağım  paradokslardan birini yaşıyordum...

O paradoks; Çoğunluğun her zaman haklı olmasa bile  daima gürültülü ve size kendinizi "haksız" hissettirecek kadar güçlü olmasıdır…

Çoğunluk he zaman haklı değildir ama gürültülü ve güçlüdür...  Bu paradoksun tek çözümü ise  hızlı, adil bir hukuk sistemi ve adalettir...

Bundan altı-yedi yıl önce, ustalıktan müteahhitliğe terfi etmiş, ilkokul mezunu, alaylı birine hem proje yapıyor hem de danışmanlık hizmeti veriyordum. Ben ona statiğin namusundan, deprem gerçeğinden ve mühendislik etiğinden bahsederken, o ise bana "kısa yolun konforunu” anlatıyordu... 

Bir gün birlikte seyahat ederken,  acı bir Türkiye gerçeğini, bir tokat gibi yüzüme vurdu. “Ağabey, iyi ki senin gibi okuyup mühendis olmamışım. Okusaydım müteahhitlik yapamazdım.”

Bu cümle, sadece bir itiraf değil, sistemin çarpıcı bir ifadesiydi aslında… Şunu söylüyordu: "Benim kurnazlığım, senin ilminden daha çok para ediyor."

Peki, nasıl oldu da "iş bilmek" kavramı, "hırsızlık ve liyakatsizlik" ile eş anlamlı hale geldi?  

Kurnazlığın ve liyakatsizliğin sosyolojik olarak kutsandığı bu ülkede, adeta "toplumsal bir intihara" sürükleniyoruz. Türk toplumunun büyük bir kısmı, bilginin ağır yükü yerine, cehaletin pratik konforunu çoktan seçmiş durumda...

Bu ülkede kurnazlık ve liyakatsizlik, artık bir tercih değil "HAYATTA KALMA STRATEJİSİ" haline gelmiş...

Şimdi soruyorum: O zaman, depremde binalar yıkıldığında neden şaşırıyoruz ki? Kaynanası ile kaçan damada, kutsal değerleri maske yapıp her türlü sapkınlığı mubah sayanlara neden şaşırıyoruz? Kimse kimseyi boşuna suçlamasın...

Bu ülkede; “ahlakın ve bilginin namusunu” değil, "köşeyi dönmenin kirli estetiğini” kutsayan bir düzen var… Doğruyu bilenlerin, ahlaklı ve dürüst insanların sesinin bastırıldığı; yanlışın ise "pratik zekâ" adı altında alkışlandığı bir yerde;  sadece betonlar çatlamaz,  doğa intikam almaz, aynı zamanda toplumun sosyolojik omurgası da kırılır...

Liyakati değil, kurnazlığı ve ahlaksızlığı yücelten her siyasi tercih; aslında kendi yıkımımızın altına atılan birer imzadır. Kırk yıl önce üniversitede,  o ilan panosunun önünde hissettiğim ıssızlık ve  çoğunluğun her zaman gürültülü ve güçlü olması hali, bu ülkenin kaderi haline geldi...

20. yüzyılın başında ATATÜRK bu ülkeyi kurtarırken ve yeniden bir ülke inşa ederken, aynı zamanda da erdemli bireylerden oluşan yeni bir sivil toplum oluşturmaya çalışıyordu. 19. Yüzyılda başlayan zayıf TÜRK AYDINLANMA sürecini ete kemiğe büründürüyordu. Ancak ülkede ki yetersiz entelektüel birikim, din temelli karşıtlıklar ve cehalet, bu süreci kesintiye uğrattı...

Bu kesinti sürecinde de anladık ki; Demokrasi sırf çoğunluğun iradesi olarak algılanır ve bu şekilde uygulanmaya devam ederse, her türlü haksızlık ve yanlışlığın gürültüsünden öteye geçemez. Demokrasi ancak adil bir hukuk ve adalet sistemi ile uygulanabilir. Ve “demokrasi cahillerin çoğunlukta olduğu bir toplumda felakete dönüşebilir.”

Aradan yüzyıl geçti ve millet olarak artık yeni bir yol ayrımına geldik. 

Umarım en kısa zamanda, TÜRK AYDINLANMA süreci kaldığı yerden yeniden başlar… 

Tacettin KEPENEK


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —