SOĞUK ÇERMİK SÜKÛNETİ
Bütün sırların berhava edildiği bir çağda yaşamak kader halini aldı adeta.
Her şey, kendi mecraı içinde, mahrem bir yola revan olması gerekirken, hayatın alacalı bulacalı aldatışı sürüp götürüyor insanoğlunu...
Öyle ya, insanın kendine ayıracağı zamanlar dahi, bir koşturmacanın ve yüzeysel yapmacıklıkların içinde kaybolup gidiyor.
Hayat bir maskeli balo adeta.
İnsanlar, yüzlerine taktıkları çeşit çeşit maskelerle gerçeği saklamakta o kadar mahirler ki.
Para için takla atarlar, mütevazıyız maskesini yanlarında taşırlar. Makam mevki için takla atarlar, hiçbir yerde gözüm yok maskesini yanlarında taşırlar. Lüks yaşam arzusu için takla atarlar, sadeyiz maskesini yanlarında taşırlar…
Peki gerçek nerede?
Bunca hokkabazın çevrelediği bir yaşam kader mi olmalıydı? Her gün yeni maskelerle ortada dolaşan nicesinin, bütün masumiyetleri berhava ettiği çığ bir çağ, bu kadar mı sarıp sarmalıydı her şeyi…
Bazen insanın, sırra kadem basası geliyor sevgili okurlar. Bazen insanın, dağ başında bir kulübede sükûn içinde bir hayatı yaşayası geliyor.
Sadece ahlât ağacı ve sarımtırak alıçların olduğu öte bir tenhalık kadar güzeli olmasa gerek…
Doğanın içleri aydınlatan rayihası hiç yalnız bırakmamıştır içimi.
Derin bir iç döngü, çağımızın sunduğu nice barbarlıktan çok çok huzur vericidir inanın.
Böyle bir ruh hali ile Pazar günü kendimi Soğuk Çermik’te buldum.
Derin bir sukut, derin bir huzur Soğuk Çermik’i kaplıyor asırlardır.…
Hele bu mevsimde, daha bir öykümsü tat veriyor insana.
Dağlara düşen güneşin sarımtırak ziyası, insanı girift bilmecelere atıyor adeta.
Ağaçların, hırkalarını çıkarmada acele ettikleri de aşikâr.
Yerlere bezenen sarı yapraklar, hayatın Eylül ile ne denli bir ünsiyet içinde olduğunu gösteriyor sanki.
Tek tük kenarcıklara sinmiş kuşburnular, kızaran yanlarını ateşle dağladıklarından olsa gerek, son defa bir veda şarkısı mırıldanarak seyri sülük ediyorlar dört bir yana.
Ama illa da güneşin o son ışık huzmesini, Soğuk Çermik’te görmek gerek.
Tenha bir sükûnet, o kadar çok yakışıyor ki oraya.
Hele tepenin en tepesinde, o derin huzur ve sukutun Sultanının yanına varmak ayrı bir âlem içinde, âleme götürüyor insan ruhunu…
Dağların, tepelerin, sarımtırak yaprakların, kendince akan avare derelerin, hal dilince kavilleştikleri Tepenin en tepesindeki Sultan, dizginliyor sanki dünyaya ait ne kadar barbarlıklar varsa…
Öte bir suskunluk… Sükûneti berhava etmeyen bir adanmışlık…
İnsanın içini nazenin bir huzur kaplıyor orada. Derin bir sükûnet, derin bir yok oluş…
Âlemi ervahı içselleştiren yeniden bir diriliş, çepe çevre sarıyor bütün bedeni.
Gün bitiyor.
Şehre doğru zoraki dönüş başlıyor.
Yüksek tepelerden bu yana şehir ışıkları ile el sallıyor her şeye.
Maskeler havada uçuşuyor yine…
Barbar açlıklar, makam mevki için adam satmalar, kulisler, köşe kapmalar…
Para ve güç için harcanan emekler…
Entrikalar, yapaylıklar, zoraki sırıtmalar…
Rengârenk maskeler, rengârenk kahkahalar…
İlla maske takmanın şart olduğu kalabalıklar, davetler, görüntüler…
Maske takmayanların kabul görmediği, maske takmaya zorlandığı, takmayanların ise dışlandığı çığ bir çağ…